Kan Damlası

Kabusumdan uyanamadım.

Beni içine sürüklediğin acıyı hissetmemek için uyumamayı da deneyebilirdim. Gözlerim yanıyor. Kalbimin içinde patlayan kan gözlerimdeki ateşin sebebiydi belki de. O son kan damlasının kalbimi nasıl parçaladığını uyuduğum sırada farkedememiştim.

Ölümsüz olarak bildiğim hayallerimin aslında en çabuk ölenler olduğunun yüzüme vurulmasıyla gözlerimi açtığım hastanenin tavanındaki pürüzlerin benden daha kalıcı olduğunu anlamam aynı saniyedir. Hemen ardından o ateşin belirmesi… İlk kalbimdeydi sonra yukarı doğru çıktığını hissettim. Sadece tavandaki herhangi birşey olmak istediğim bir anı hatırlıyorum. Biraz sonra nefes alamadığımda beynimdeki baskıyı ve sonsuza kadar yok olma hissini huzur olarak algıladığımda bir kopukluk…

Susuzluğun ortasındayım, ihtiyaç kelimesinin ne anlama geldiğini hissetmek. Peşinden de yokluk. Keşke yok olsam dediğim bir kaç sene. Bitmezliğin bittiği bir an. Yaşadıklarımı alın. Hepsini silin yok edin. Bu kabustan uyanmak için kabusumu bile satacağım diye düşündüğümü sandığım saniyecikler akarken gökyüzünden aşağıya düşen ben miyim? Hani tavandaki pürüzlere ne oldu?

Bazen aşırı kafam iyiyken hissettiğim zamanların sona ermesi gibiydi… İşte yine burdayım, hala burdayım! Kalbimde patlattığın kan bedenime yayılmıştı sanki. Artık her nefes alışım lanetlenmişim gibi hissettiriyor.

Derin Tonlar

Dinlemek yetmiyor sonsuzluğu, içinde kaybolmak lazım bazen. Bir gün adını bulurum belki yokluğunda. Denizin kıyısında gün geçirmeye benzemiyor hayallerim, belki biraz şarap olsa içimden gelirdi hepsini yakmak. Olduğunun anlamı olurdu en azından bir kadeh kırmızı.

Televizyondaki hayatlar gibi çerçevenin ardındasın hala, uzaksın, belki de ay kadar yakınsın ve kalbimdesin ama gölgede üşümüş kalmış duygularımdan farksızsın burda. Korku bile daha hevesli beni ısıtmaya. Ayrıca gözlerim de renksiz sen kirlettiğinden beri, odam mordan ıssız, ellerim yeşilden kuru, ortada kalmış iki üç sayıdan değersiz gülüşüm yanımda.

Aç kaldığımda bile satmadım rüyalarımı, karşılığı olsaydı satardım belki huzurumdan bile önce. Sen yalnızlığın peşinde koşarken, ben vazgeçtim. Koşmuyorum artık, durdum, o geliyor nasıl olsa. Kaçmak yersiz, boğazda tadını çıkarıyorum esintinin, ara sıra da Moda sahilde durgunluğumun…

…ve yine derin tonlardan giriş yapan piyanomun harika sesi…

Uzaklaşmak

Sana feda edilmiş saniyelere…

Hala kölesi olduğum bazı anların üstesinden gelebiliyorum sanki sabahları güneş yeni doğduğunda. Dünyayı adım adım döndürdüğümde yine aynı yerde oluyorum binlerce kilometre yürümüş olmama rağmen. Sadece denizin kenarında oturduğum, elimdeki bir kutuda sonsuzluğun içinde kaybolduğum saatlerde çok uzakta hissediyorum. Eğer günlerse uzaklaştıran insanları hala bolca geçmesi gerek. Çok zaman geçemeden düşünceler donarsa uzaklaşmak imkansız. Kaskatı kesilmiş bir kafatasının içinde yüzmek zor olmalı.

Benim neyseki kaybolduğum yerler var. Kaybolmak yanlış oldu, kayıp değilim aslında ama nerde olduğum beni ilgilendirmiyor.

“Benim neyseki nerde olduğum beni ilgilendirmiyor.”

Tek derdim uyku sipariş ettiğim gece yine dans pistinde olmak. İşte bu sıradanlaştırıyor beni. Karanlık 3 dakikam olsa kendim olabilirdim. Bir dakikada anca bu kadar olabildim. Heyecanımı yitirdim. Artık bunu yapmak istemiyorum.

Mavi Oda

Aynı trenin farklı vagonlarındayız farkında mısın? Son durağa vardığımızda ikimizi de indirecekler öyle veya böyle. Amaçsız sonuçlardan olacağız. Seninle ilgili tüm anlar silindiğinde yaşadığının da bir izi kalmayacak.

Zaman bu kadar değerliyken tartışmalarla harcamak çok mantıksız. Ortadaki mevcut enerji kendini yeni nesillere aktarırken sen sadece bir seyircisisin bu seansın. Oyunu seyretmek, hatta oyuna katılmak yerine baltalaman seni değersiz yapar. İşe yarayacağın tek noktada mızıkçılık yapmak… O da senin seçimin nasılsa fakat seni olduğun gibi kabul ediyor olmam sana boyun eğeceğimi göstermez.

Gözlerinle gözlerinde göremediklerin gerçekliğindir. Sesini nasıl duyamıyorsan benim duyduğum gibi, gerçekten olup olmadığını aynadan görmeye çalışman aynı sesini kaydedip dinlemene benzer. Dilinin tadını biliyor musun benim gibi? Ya da tenini? Hiç kendine doğru yürürken uzaktan gördün mü? Çevrende oluşturduğun enerjiyi merkezindeyken hissedemezsin. Senden alınan haz sana ait değil!

Tadını bilmediğin, varsaydığın bir gerçekliğe somutsal fırça darbeleriyle estetik kattığını sansan da, senin “sen” olmanın sebebi sadece kimyasal bütünlüğündür.

Ölü Anılar

Kendimden vazgeçip uzakları görmek için arkasına saklandığım görünmez bulutlar… Numaranı not aldığım kağıdı kaybetmişim. Sana ulaştığım yerden de kovuldum. Artık doktorsuz bulut kalmayacakmış.

Satürnden getirttiğim üç beş kaya parçasını hediye edemeden yemiş olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Masama da karikatür çizmiştim, tutamadan harcadım yine. Hesaplayamadığım bütün problemlemlerimi cevap anahtarımdan silerken aklıma gelmemişti hayallerim. Havanın soğuk olmasına dayanamadığımdan sımsıkı kapattım gözlerimi. Arkanda saklananları içinde aramana gülüyorum hala bıraktığın yerde.
Beraber büyüdüklerim yüzünden iyi olduğumu düşündüğüm yerler olsa da sokakta iyi olamadım. Asıl hayatın sokakta geçtiğini sonradan öğrenmenin pek faydası olamıyor insana. Klasik bir iki melodi takılır gibi oldu mu senin de kulaklarına? Doğru sesler mutlu olacağın kararlar almana yardımcı olur.

Sessizliği iyi sağlaman gerek. Yoksa karanlığın sesini nereden duyacaksın? Bütün renkler yutulurken huzur verirler karanlığa, sesler renklere ait olabilir ama karanlık sayesinde yazılır her nota.

Sıradan insanlar gibi belli bir dönemi yaşamak yerine kendi rüyalarını takip etmek daha heyecan dolu bir yolculuğa çıkmak demek. Tek derdin cesaret. Ona sahip olmak sıradanlığı yıkan balyoz olabilir. Ben yıkmak için kaba kuvvet yerine genelde ufak elektrik dalgalarını tercih ediyorum. Tarz meselesi.

Her zaman yüksekte kalmayı sevmem, genelde sabaha karşı sana daha yakın olmayı seçiyorum. Numaranı not aldığım kağıttan bahsettiğimi bile hatırlamıyorum, itiraf etmem gerekirse sen söylemeden önce biliyordum numaranı. Kendime ait olan yerden kendimi kovduğum haberi aslına bakarsan doğru. Doktor yerine de hemşire her zaman tercihim.

Aktivitelerinin arasına yaşamayı da eklemen mantıklı bir seçim. Yaşarken saçmalamayı unutmaman varlığına daha hoş bir değersizlik katmakta. Aptal beğenilerine engel olamaman da aptallığından. Son kez gölgeni takip etmediğimi söylemeliyim. Boş konuşmalarımdan biri yine. Çünkü, gölgelerin her anını kaydettiğimi bildiğini düşünüyorsun! Kaydetmeme gerek yok, olmadı hiç, olması gerektiği gibi davranman senin suçun değil.

Anahtarlarını koyduğun cebin delik olması; evi alıp gidemezler ama ya içindekiler? Çok değer verdiğin ama sözlerin kadar değersiz olan tablolarının peşinden mi koşacaksın? Ya da fotoğrafların… Gençken ne kadar güzeldin, gösteriş budalası olmanın dışında başka sorunların da vardı. Sorunlar çözmek için değil sorun listesini doldurmak için var.

Güzel gün diye geçenlerin sayısı parmaklarımdan az burda. Evin içi kırk senedir bomboş. Ölü anılarını canlandırmak için daha kaç kere mavi odadan kaçmam gerekecek? Dışında ruh yok. Dolapta yine kahve kalmamış. 3’ü 1 arada olsaydı bile bana katlanamazdı.

Yüksek Ateş

Gece uyuyabilmek için beynimin içine vurdurduğum müzik yetmiyor düşüncelerimi bastırmaya. Çoğu zaman başka bir yerde açıyorum gözlerimi, herşeyi çözümlemeye öyle odaklanmış ki gerçekte bulunduğu ortamı farkedemeyecek kadar körelmiş duyularım.

Belki de gözlerimi açtığım bu yeni dünya asıl yaşamam gereken yerdir; bilmiyorum. Bazen teslim olmak gerekir duygulara fakat teslim olmak saçma gelir her zaman. Sadece sonuca ulaşmak rahatlatıyor beni. Merdivenlerin sonunda birşey yoksa da çıkmam gerekli. Sadece kişisel tatmin, merdivenler umrumda değil aslında, zirvesi de. Sonra sadece istediğim için yine aşağıya atlayacağım.

Yeniden başladığımda gözlerim ağrıyor, ışıktan rahatsız oluyorum sanırım. Yine o anlamsız karmaşa gözümün önüne geliyor. Oysa ki karanlık huzurdur ama her zaman huzur istemiyorum. Gözlerimin ağrısını da seviyorum. Ne istediğini bilen biri var mı? Zaman zaman dizilişini değiştirmek istiyorum notaların, bence herkes gibi onlar da değişmeli. Değişmezlerse özel olamazlar. Nefes aldığım her an farklıyım, senin yanında farklı, onun yanında farklı. Evde tek başıma otururken farklıyım, neptündeyken de farklıyım. Nedensiz arayışım her saniye devam ediyor.

Merak etme arayışım bittiğinde ölmüş olacağım, düşünülenin aksine öldüğüm için değil.

Kısa Dalga

Yaptıklarınızın sebebini bulup çözmek zor geliyor. Kolay yolu seçiyorum ve yaptıklarınızdan dolayı hepinizi yargılıyorum. İşime gelen bu, ruhuma işlemiş. Sadece yaptıklarınızdan değil, düşündükleriniz yüzünden de cezalar yağdırıyorum. Düzenim bozulacak endişesiyle düşüncelerinizden de korkuyorum. Korkuyorum potansiyelinden kararsızlığınızın.

Hastaysanız bile umrumda olduğunu mu sandınız? Ne hastalar gördü bu damarlar. Depremde de yıkıldığınızla kalırsınız, azıcık vicdanım olsaydı sızlardı belki. Belki diyorum çünkü savaşlarda ölürken masumlar sızlamamıştı hiç. Adı savaş zaten, her yol açıktır benim kanımda. Size, doğru bir kaç kelime öğretebilir miyim sanıyorsunuz? Çıkarttım gerçekleri kitabınızdan. Burada tek doğru benim, siz parçası olduğunuzu sanabilirsiniz ancak.

Kaçırdığım kaçıkları sayarım, yaftalarım tek tek arkalarından. Şiddeti hiç azaltmam salarım beyaz küreleri her fırsat bulduğumda. Yasaklarımla coşarım, kafasını kaldırana iki kapsül antibiyotik çaktırırım bir metreden. Davulun sesine kızarım çok uzaktan gelse bile. Anlamam kırarım tokmağı, sen kırdın diye de suçüstü yaparım. Tıkarım lafı ağzına, şişeye hapsederim gazozun gazını, patlatana kadar çalkalar koyarım masaya. Kar ederim çözünen karbondioksit kadar. Gözümü koymadığım, laf etmediğim tek yer bırakmam, aranıza da ananıza da ileri geri konuşurum.

Röntgen de çektirsem, kan da versem tüm sonuçlarım çelişir. Her seferinde farklı çıkar değerler. Gözünüzle görseniz, kulağınızla duysanız inanamazsınız.

Araçlarım tamirhanede komple sökülüp toplansa fazla parçalarından kurtulmuşçasına daha hızlı devam eder yoluna. Suyla çalışanını yapma heveslilerinin aksine, altınla çalıştırır yüzdürürüm cikciklerimi. 4’te 3’ü su olan yerküreye rakip salmakla tehdit ederim ellisini zor tuttuklarımı.

Hepinizinmiş gibi gelir, ısırılmış elmalarınızla oyalanırken siz, kuyunuzu kazarım. Kuyuları kime kazacağımı anlamak için de kuşunuzu engeller izlerim bir köşeden kuşçuları. Uyutup da nasibini alır, alır, alırsınız.

Zaten seçilmişliğimle seçilip seçilmeyeceğimi konuşursunuz kendi ufak dünyanızda. Kutunuzda haber edersiniz anca aranızda. Kutunuzu da ayarlayan benim farkedemezsiniz cahilliğinizden. Cahil olmayanlarınızı da o kadar ince işçilikle ayıkladım ki pabucumu kendime ters giydirmenin ötesine geçtim.

Anlayamazsınız! Beni en çok çeken motorun yaptığı dalga, köpürtmesi; o nedenle dalga geçiyorum daha da köpürün diye…

Soğuk

Soğuk. İntikam soğuk. Yemek değil, onu yemek hiç değil. İntikam, alanın da kanını donduracak kadar soğuk. İntikam soğukluktan dokunduğunda dağılacak kadar soğuk. Olabilecek en soğuk.
Pişmanlık değil, belki memnuniyetsizlik. Gerçek bir tanesine sahip olduysanız anlarsınız; zevk alınan değil, soğuk.

Uğruna yanılan değil, donulan da değil ama çok soğuk. Hissedilemeyecek kadar değil ama parmaklarını oynatamayacak kadar soğuk. Hareket etmek isteyip edemeyecek kadar. Felçli yüzün tepkisizliği kadar sabit. Gözünden yaş akamayacak kadar soğuk.

İçimdekiler o kadar kötü değildi, hatta hiç. Her zaman olduğum kadar soğuktu, bu kadarına ben de inanamadım. İstemedim ama başardım. Mutsuzum. Bir daha ısınmasının imkansızlığını görecek kadar mutsuzum. Olanların hayallerimde bile olamayacak kadar kötü olması, gerçekliğin ne kadar rezil olduğunu göstermesi yeterliydi aslında. Soğuk. Donup kaldığım, tepkisizliğimin sıfır noktasını oluşturan, soğuk. Soğuk kanlılığın doğduğu soğuk. Artık ne olursa olsun tepki veremeyeceğim, hepsini sıradanlaştıran soğuk. Hiç kimse bu kadar kötü olamaz dediğim soğuk.

Olayların sabit kaldığı soğuk. Yanmadığı, köpürmediği, yamulmadığı, kırılmadığı, çizilmediği, kesilmediği, patlamadığı, tepkimeye girmediği soğuk.

Yaşandığı an zamanın durduğu, soğuk.

Sessiz Ol

Olan bitenler sadece ben inandığım için var. Sana uyguladığım fiziksel darbeler de sadece ikimizin arasında.

Sen, ben, o, siz, biz, onlar diye uzlaşma yolu arayan kayboluşlardan bıkmışım ki hepsini silip attım bu gece. Ben yokken diğerleri nasıl olabilir ki? Kavga bittiğinde haber verirsen orda olmaya çalışacağım. Karanlıkta hissetmek daha güzel ama zaman ilerledikçe karanlık azalıyor, tadını çıkarmam lazımdı her saniye. En kısa karanlığı isteyerek seçmişiz sanki. Şansımız yoksa hiçbir önemi yok. Bırak öyle dursun, bu anın da tadını çıkarmak istiyorum.
Sessiz ol ve hareket etme.

Huzurumu huzursuzlaştırdığın her saniye bana aşırı zarar veriyor. Zamanlarımızın hızının aynı olmadığını nasıl anlatabilirim ki? Delirmek böyle bir şey. Senin saniyeler içinde hızla geçmiş olman, benim o saniyeleri yıllarmış gibi geçirdiğim gerçeğini değiştiremiyor. Umursamaz hareketlerinle öldürdüğün şey benim yıllarım. Zamanın en değerli varlığımız olduğunu hepimiz bildiğine göre burada daha fazla okunacak satır yoktur.

Her zaman daha fazlasını isteyenler için daha fazlası; beyninizin durdurulamaz enerjisini, başkalarını sömürmek yerine başkalarına yeni kaynaklar yaratarak harcamanızı isterdim. Rolünüz başka potansiyel enerjileri kinetik enerjilere çevirmektir belki. Kim bilir belki de herkes her zaman rolünden daha fazlasını yapamıyordur. Oynamak için çok aktif bir zeka gerekir. Yetenek sandığınız şeyler, sadece zamanında size ekilenlerdir.

Sessiz ol ve burdan uzaklaş.

Yine De Olacak

Herşey olacağına varırmış hakikaten. Bazı olayları ne kadar engellemeye çalışsan da faydasız. Sadece erteleme şansımız var. Sonsuza kadar dayanabilecek birşey de yokmuş. Bunu bugün hatasız şekilde anlamış olmam ayrı bir felaket. Tersini ispatlamak için senelerce uğraşmıştım. Her saniye yok oluşa karşı bir direniş savaşı. Kaybedeceği belli olan tarafız. Kaybederken araya reklam alır gibi paylaşımlar mı alıyoruz? Ortak bir hedef için mi hepsi? Neyin direnişi bu? Kendini huzur içinde teslim etmek varken, mücadeleye kapılıp sonunda kaybetmek kesinken hala didinmek niye? Kısaca kendi kendini savaşçı ilan etme durumunun sebebini anlamaya çalışıyorum.

Öğrenilmiş olan kısım bu. Sadece küçük beyinlerken öğrendiklerini yapmaya koyulmuş salak işçiler sanki. Düşünebilme yetisini kaybetmiş ve kendini bilmediği bir kavganın içine bilmeden sokmuş zavallı beyinler, insanlar.

Hedefler koymanızı söyleyenlerin hedefleri var asıl. Hedef diye birşey olmamalıydı aslında. Hepsi mevcut dünya düzeni bulmacasının parçaları. İnsanların oynayacak oyuncaklara ihtiyacı varmış hissi verildi her zaman. İnsan sayısı bu kadar fazlayken doğrusu bu da olabilir, tartışmaya açık. Kendi kendine oyalananlar sürüsü… Oyalayanlar da, oyalananlar da aynı tür, hepsi insan! Hiçbir şeyin eşit dağıtılmadığı bir hayat. Zaten tersi daha saçma olurdu. Mevcut düzende herkes kendi elinde fazla olanı kendi amacı için bencilce harcama yolunda. Azıcık kafası çalışan biri birşeyleri daha değerli görüp, zeka yönünden yoksunları yönetmeye başladığı zaman bant sarmaya başlamış gibi. Değer dediğimiz kelimeyi de sorgulamak lazım! Değer bile göreceli.

Ben, artık değerli veya değersiz diye ayırt etmekten sıkıldım. İyi veya kötü diye kafamdan düşünceler sıralayıp seçim yapmaktan bıktım. Neyin savaşını veriyorum ki? Aslında seçim yapmıyorum, yapıyormuş gibi mevcut duruma uyum sağlıyorum sadece.

Artı veya eksi gibi matematik zırvalıklarını beynime bilim adı altında yerleştirenlerin beyinsiz olduklarını bugün farkediyorum. Arada aracılık yapan salaklar onlar. Kendi üretmediği birşeyi kendi yaratmışçasına heyecan duyup başkasına aktaran birinden birşey beklemek tamamen saçmalık. Herhangi bir konuda yeni şeyler yapabiliyor olduğunu göstermek de diğerleri üzerinde bir etki bırakır. Üstünlük taslamış olursunuz onlara. Gösterişten farksız. Etkileme yarışı içinde birşeyler üretirsin, elinde etkileyecek birşey yoksa başka türlü elde edersin. Gerekirse satın alırsın. Örnek vermek istemiyorum bu sıkıcı olaylara. Etkileme hevesinde olmak ne kadar mantıksız bir davranış bunu görebilmek gerek. Kendinden üstün görmediğin yaratıkları etkileme hevesine neden daldığını düşünmelisin. Diğerlerinden zaten üstün olduğunu düşünüyorsan onlardan bir beklentin olmamalı. Kim kimi kandırıyor bu oyunda, merak ediyorum ara sıra cevabı.

Gerçekten çok tehlikeli olabilecek, güçlü halde beyninin doğrultusuna gidebilecek, düşüncelerini gözünü kırpmadan gerçekliğe yansıtabilecek insanlar var. Milyonda bir bulunan bu insanları oyalama hedefiyle her birimizi oyalamak doğru bir strateji olabilir. Rutin standartların sebebini böyle açıklıyorum. Eğitilememiş her insan potansiyel bir tehlikedir. Bu sebeple herkese daha küçükken bir amaç aşılanır. Bir yerlerde kendinden bir parça olduğuna inandırılarak sistemin kafesine konur. Fakat bence asıl tehlike yarım eğitilmiş insanlardaki potansiyeldir. Amaçsızca kendilerine amaç arayan mayınlardır onlar, nerede kimlere patlayacakları belli değildir.

Hırs, insanı kendi kölesi yapan bir inat duygusudur.

Bazen sarı kalpler mora döndüğünde çileklerdeki fırtınanın hızla bittiğini farkedince hemen uyumak iyi gelmez.

Açıkçası benim tek yaptığım sadece erteleyebildiğim sonumu dün yine ertelemiş olmam.

Belki

Anı yaşa!

Çok düşündükten sonra da bu düşünce mantıklı gelir, hatta daha da mantıklı gelir. Fakat olmaz. Çok istersin yine olmaz. Uğraşırsın, yine de yakanı bırakmaz pek çok şey. Öğrenilmiş çaresizliğe hoşgeldin.

Kendin için yaşadığını da nereden çıkardın acaba sayın insan? Ya her şey ölüm kadar basit ya da çok farklı bir senaryonun içindeki bir piyon gibi devam yaşamaya… Yaşadıkların seninleymiş gibi hissediyor olabilirsin ama öyle bile olmayabilir. Belki de insan sadece ölmek için gelmiştir dünyaya veya sadece kayıt yapmaya, bilgi toplamaya gelmiştir. Teknoloji özentisi bir senaryo oldu bu. Belki de tüm evrenin içinde ufak da olsa büyük kırılmalar yaratabilecek bir yapıyızdır. Doğa ile savaştığını düşünen insanlık ve dünyanın üzerindeki diğer canlılar aslında dünyanın askerleridir belki. Dünyanın bağışıklık sistemiyken, dünyayı yok etmeye başlamak… Karmaşık sandığı ama aslında hiç bir şey yapmadığı bu basit hayatı insanoğlu kendisi oluşturmuştur, olamaz mı? Yeni doğanlara sürekli saçma sapan aşılanan sabit düşünceler… Sana da aşıladılar, sorgulama yeteneğinden uzak her birey sadece iletken görevi görür; belki yani. Dışarıdan yardım alarak bu düşüncelerden kurtulma eğilimine yeni girildi. Uyanmak denilen oluşum bu olabilir. Ya da kuyunun dibine itilmişizdir haberimiz yoktur. Bir mantığı olmasına gerek yok. Belki de mantıklı olan bir mantığının olmamasıdır veya olmasıdır. Nedir?

Sorgulanacak çok şey var.

Hiç bir şeyi sorgulamayan iletkenler en doğru yaşam biçimidir diyebiliriz o zaman. Doğru olandan saptırmaya çalışanlarda bitiyormuş olay. Doğru demişken, onu da sorgulamak lazım. Belki de çok sayıda doğru vardır, olamaz mı? Kimin doğrusu gerçekten doğru acaba? Belki doğru tek ama mevcut seçeneklerin arasında henüz yoktur. Varsa da ve birden fazlaysa hangi doğru seçilecek? Hepsi doğruysa zaten seçimlerin bir manası yok. Seçmek manasızsa zaten her şey odaklanmak için gereksiz birer cisim konumunda. Zaten herkese göre kendi yolu doğru olduğundan ve olacağından iletişime geçmek ve doğru-yanlış çıkarımları yapmak mantıksız olmaz mı? Belki de mantıklıdır.

Belki de “belki” kelimesi hiç olmamalı. Bu bulanıklık belirten kelimeler yüzünden hedefe ulaşılamıyor olabilir. O zaman “olabilir” de olmamalı. Bu kelimeler olmazsa belki her şey daha iyi olabilir.

Belki.

Son Yudum

Yine uykusuz bir gece. Ama bence o mavi oda çarpışmaların kaynağı. Çarpışmadan sakince durmazlarsa uyuyamam. Kanıtımız olmadan anlatamayız gerçekleri.

Gizlediklerini bilmem için aramama gerek yok, aynı şeyleri gizleyecek kadar aynıyız ve bu yeterli. Unuttuklarımız da aynı, o apayrı mekanlarda geçirdiğimiz zamanların da temeli tıpkı geceler gibi, günışığındayken belliydi herşey. İçinde tutma gözyaşlarını ama nefesini tut. Kendini harcama, duygularını aşındırmak yaşamak demek değil. Yaşamak, bir yerdeki saçma sapan cümleleri okuduğunda aslında saçma sapan olmadığını farkettiğin andır. Nefesini tutabildigin kadar tutmaktır veya tutamamaktır.

Bana ne ki hepsinden! Ben mavi oda durulduğunda uyuyacak ve bu saçmalıklardan kurtulmuş olmanın huzuruyla o en zevkli son yudumu tadacağım.

Benim İçin

Bir anda üzerime çöken dönen dünya hissiyatı kendimi koşarak yatağa atmamı sağladı. 4 tane olduğumu daha önce bilmiyordum. Hangi birimi soğuktan korusam diye düşünerek geçen saniyeler içinde hiç birimi koruyamadım…

Yardım istemek yerine anın tadını çıkartıyor insan farkında olmadan, ölmek acı dolu bir süreç değil. Yavaş yavaş kayboluyorsun zihninde. Aktif olan lisan tabakasının yok olduğu anı çok net hatırlıyorum. Hep uğraştığım kısımdı kendisi. O yok olduktan sonra yukarılarda gezinmeye başlıyor, uçtuğun uçurumlardan gülerek dalıyorsun yenisine. Hepsinin fotoğrafını çektim normal zamanlarımda da o anları hatırlamak için. Kabusumsu, ıslak, ateşli bir gecenin sonunda yeniden huzurlu duruma geçmek hem sevinç dolu, hem de tekrar o anların özlemini içinde hissetmek kadar hüzünlü. Her şeyin kimyasal olduğunu bilmek çözüm sunmuyor olacaklara.
Aklıma birkaç kere gelen kontrol etme hissi yerini kaslarımın kontrol dışı kaldığını hatırlamama sebep oldu. Aslında yerinde olduklarını bilmeme rağmen nasıl kontrol edeceğimi unutmuştum. Bağlantıyı bir türlü sağlayamadım. Yalnız kalmıştım beynimin içinde, kendimle başbaşa bir dakika geçiremeyecek kadar tahammülüm yok. Hatta 4 tane olduğumu bilince, iyice çekilmez oldum. Hangime ne yapacağım konusunda fikir sahibi olamadığım gibi parçalanmışcasına tamamen kontrol dışıydım. Kaos ortamı, yüksek ateş. Tek tek kaslarımı, kollarımı, bacaklarımı, gözlerimi aradım yeniden dünyaya dönebilmek için. Gözlerimi bulduğumda gördüklerimin gerçek olduğunu anlayamayacak kadar uyuşuktum. Sanki o yastığı bir yerden görmüştüm.

Tanımlayabildiğim cisimlerin sayısı arttıkça diğer 3 tanemin de ortada olmadığını farkettim. Parmaklarımla bağlantı kurduğumda artık etrafta diğer benleri arayacak kadar güce sahip olmuştum. Kaslarımı ağrılı da olsa kullanabildim. Kendimi çevirdim. Tanımlananlar listesine odam da dahil olunca, yeniden lanet dünyaya geri döndüğümü anladım. 3 parçamı kaybettiğim huzursuz fakat heyecanlı geçen geceden geri kalan yine dandik dünyaydı. Tavandaki kırmızı yazı hep aynı mı olmak zorunda? 6:33.

Asıl kaos benim. Gittiğim her yerde öncekini istemsizce arıyor olmam sorunun ta kendisi. Aslında huzursuzluğa yolculuğun macerası kendisinden daha çekici, sonuna ulaşıncaya kadar. Sonunda yine genel hale dönüp başka bir yolculuğa çıkmak istiyor beyin. Elinin altında olanlar hep aynı yerde kalsın istiyor sanırım. Bunu bilerek yaşayınca diğer insanları kırmayabiliyor gözler.

6:33 gibi çok belirgin bir işareti nerde olursam olayım karşımda görmek korkutsa da bu macerayı seviyorum sanırım. Mavi odadan çok uzaklaşınca bu sefer de kırmızı yazıdan kaçamıyorum. Sanırım o, benim için mavi odadan çıkmamamı söyleyen bir uyarı işareti.

Açığa Vurmadan

Farklı rüyalardan kopmuş iki ayrı parçayız. Uyuyanların arasından sıyrılıp uyumadan kalmaya çalışan bedenlerden ibaret sadece hepsi. Hislerinle vücudun birbirine zıt hallerde desen bile senin ellerindeki donukluk da mavi gözlerinde. Gereksiz zamanlarda huzurumu kaçıran kabustan başka birşey değil sözlerin. Rahatladığında bile sahteysen, gizliysen gölgelerde ya da görünmek bilmeyen karaysan dalgaların arasındayken, anlamsızlıktan başka birşey olamazsın yakınımda. Keşke azalsa da çizgiler düşündüklerimi yaksa anında. Belki böyle gitmek daha iyi olurdu duygularımı açığa vurmadan.

Sabah olduğunda tekrar gözlerimi kapatıyorum sonsuz rüyalarıma kavuşmak için. İstesem de açık kalamıyorlar, aydınlık her zaman batmıştır donuk gözlerime. Hiç görmediğimden garipsiyorum belki de güneşi. Rüyaların sınırsızlığında hepinizden uzakta yaşamak daha çekici geliyor bana. Saniyelik düşüncelerle herşeyi uyuduğum yerden kontrol edebilmenin verdiği özgüven bağımlılık yaratıyor. Yoksa aslında hiç yüksekte değiller. Bir keresinde ruj bile olmuştum dudaklarında. Çatlaklarının derinliğini uyuduğum yerden farkedebiliyor olmam acayip bir duygu. Gerçeklikte ordayken farkedememiştim.

Sayılar hızla sıfıra doğru geri sayılmakta, hayır, saniye değiller. Çok daha hızlı bir düşüş, kalplerden düşüyorum sanki. Çıkışa yöneltmişler beni istemiyorlarmış kenarda bile. Sıkışmak fena birşey diye düşünürken gözüm patlıyor. Yine aynı ışık çıkıyor ardından. Kan fışkırması gerekirken her yer ışık oluyor. Durdurun yansımaları, mat dünyamda huzur dolu uykumdan uyanmak istemiyorum. Kendi güneşimde boğulsam da uyandırılmamalıyım. Yeni biriyle anlaşmak üzereyken başka bir yere kaybolmam gerekmezdi. Rekor denememi başka sabah yapardım. Şu anda denizin dibinden yüzeye çıkmışım gibi nefes nefese tuzlu tenini kusuyorum. Bir kere daha yanacağım da aklıma gelmemişti. Serin bir suyun beni bu kadar susatabileceğini bilseydim tekrar içer miydim sanıyorsun? Seni mi? Asla.

Geminin dibini tutturmuş olmam, denizin içinden çıktığım anı unutturmuyor. Keşke hep orda kalsaydım, eğlenceli saatler geçirdiğim yerde.

Bir Başka Gece

İleri geri konuşmayı sevmem. Sadece sakinliğimin sürekli olmasını istiyorum. İçimdeki fırtınamsı havanın kimseye yansımasını uygun bulmadım. Azıcık düşünerek bazı şeyleri farketmek mümkün. Düşünmeni isterdim senin de benim gibi. Hayal ettiğin bu muydu gerçekten? Sana, hayallerini satan insanlardan hayal almamayı öğretmek isterdim, olmadı.
Dilimden geçmiş gitmiş zamanlardaki konuşmalarımın sadece bir kısmı aklımda kalmış. Bazılarını yazamadım. Senelerce aklımdan gitmeyen bazı konuşma anlarının sadece mekanlarını net olarak hatırlamak fakat konuyu hiç anımsamamak… İşte insan olduğum gerçeğini yüzüme vuran ikinci nedendir bu.

İzmir’in sokaklarında yürüdüğüm günleri özlediğim bir başka gece. Başka bir enerji var orada beni çeken. Kafamın içinde dolaşan sokakları, binaları, parkları, mekanları, hatta yaşamları bile var. Keşke o yaşamlar da sokaklar kadar kalıcı olabilselerdi hayatta. Aramadığım insanlar, aramadığımı düşünün diye aramıyorum sizleri yoksa her gece arıyorum pek çoğunuzu. Bazen yanımdaki yastıkta, bazen karşımdaki koltukta, çevremi sardığınız anları, içtiğimiz barları. Sahnede arıyorum bi’ kısmınızı hala ama çoktan inmişsiniz. Denizden de dökülmemişsiniz. Taksiyle şehir turu mu atmışsınız ya da yine içip içip sızmış mısınız köşede?

Kaldırım taşı kadar bile kalıcı olamayan hayatlar… Günde binlercesinin bastığı, bazılarınınsa basmak yerine pislettiği taşlar… Hayatlarında, her sene farklı renklere boyanan kaldırım taşı kadar yer edinemediğim insanlar, taşlar; milyonlarcasınız işte. Çok özlesem bile hiçbirinizi yakalayıp yanımda tutmak istemiyorum yalan hayatımda. Yazılmamış hikayeler, yaşanmamış olaylar daha heyecan vericiydi şimdiye kadar. Gözlemlemek de daha mantıklıydı hareket etmeden önce. Sizler oyununuzu kurarken de yıkarken de severek izledim. Artık kendi oyunumu kurmamın zamanı.

Hepsini yakacağım.

Yetmiş

İnsanları insanlara kırdırtmak. İşte mevcut sistemin yaptığı bu. Sanırım içine hapsolanlarla iletişim kurmaktan çekiniyorum. Hapsolmayanlarsa sadece kısa bir süre tahammül edebiliyor özgürlüğüme.

Rüyalarımın bir kısmını sadece yüküm hafiflesin diye satmak zorunda kaldım. Daha fazla kaldıramayacağım hislerle uğraşmaya çalışmayı bırakmalıyım sanki. Kayboluş dediğimiz şeyi tokat gibi tatmak istemek lazım arada. Sandığımız kadar sadece beyin değiliz. Ötesi var. Ama ötesi yine beyinden geçiyor… Beyinsizlerle doluyken etraf, sadece beyni çalışanları bile zor ayıklarken, artık beyni çalışanların da yetmemesi beni mevcut beynini rafa kaldırmış veya beyni yokmuş gibi rol yapanlara itiyor. Bu gecem sakinliği kimyasal durgunlukta bulanları aramakla geçecek.

Kurallar, kurulanlar derken özgür olmaya çalışma arzumuzdan dolayı özgür olamadığımızı anlamak gerek. İnsanların sıklıkla yöneldiği şeylere yasaklar gelir, dünya üzerinde hep böyledir. Nadir olan şeyi yapabilenlere asla yasak gelmez. Özgürlük kısıtlama olayı, kafanı kullanmadan yaptığın işler için geçerlidir.

Sürekli venüse gittiğimizden kimseye söz etmediğimiz sürece sorun yok.

Maviliği uzaklarda aramamak için bir oda dolusu mavi ve manyak, uçuk kaçık nesnelerle, bir de keşfedilememiş yaratıklarla dünyadan uzaklaşmak yapabildiğim en iyi zaman geçirme şekli. Bakalım delirmenin sınırlarını zorlarken ne zaman geri dönemeyecek halde olacağım. Seyrettiğim en eğlenceli filmin ta kendisiyim.

Yaşamın kendisi bir kısıtlamayken özgürlük arama arzusu sadece kafasının doğrultusuna gitme hevesinden başka bir şey değil. Yeterince özgürlük çılgınıysan zaten yaşamayı seçmezsin.

Kavgalardan o kadar uzağım ki, kavga edebileceğim bir uğraşım bile yok. Hep net olduğumdan, can sıkıntımı aşabilmek adına sis yaratıyorum çevremde. Ortada çok büyük bir olay varsa bile sayının 7-8 milyarları bulması sıradanlaştırıyor herkesi. Olaydan geri kalansa kendi bokunda yaşamaya çalışan bok çuvallarına döndürüyor hepsini. Bir kere bile nedenini sormadığınız yaptıklarınıza devam edin ki yok olabilin artık.

Gözlemlerim sonucunda, çevremden sile sile insan kalmadı gerçekten. Ara sıra yeni birilerini aramayı denesem de çabuk sıkılıyorum. Garipsiniz; size göre de ben. Acayip anlamsızlıklar içindesiniz. Farkında olduğunuz tek şey farkındalıktan çok uzak olduğunuz.

Bu gece senin için yetti ve altı yazıldı.

Kanalıma Abone Olun!

Ben ölünce, yokum. Ölmeden önce var mıydım ki?

Varolmam için sadece iki kişi çabalamışken, varolmamam için çabalayan milyarlarca olay varken ben nasıl senelerce yaşamışım?

Kaybettiklerimin ardından bakakalmış vaziyetteyim. Benim ardımdan da bakakalacak sevdiklerim veya beni sevenler. Herkes bir an gelecek kendi varlığını düşünecek. Ya da yokluğunu mu düşünecek? Nasıl yaşıyoruz? Yaşamak tam olarak ne demek acaba? Ben nasıl aylarca hayatta kalmışım?

Canlılık, canlı olma durumu, enerji tüketiminden ibaret bir şey mi sadece? Enerjimi ne için harcıyorum? Ne için başka canlıları tüketiyorum? Ben de yanarak biterken, yaşamım dediğim süremde amacım neymiş, neyin uğruna tükeniyorum? Ben nasıl günlerce nefes almışım?

Ölenler mi geride kalanlar yoksa yaşayanlar mı? Ölünce mi kurtuluyoruz? Ağlamalı mıyız yoksa mutlu mu olmalıyız? Ölüm zaten çevremizdeyken ölenlere ağlamalı mıyız ya da sadece kendimize mi ağlamalıyız? Geride kalanlar mı ağlamalı? Yaşayanlar mutluluk mu saçmalı? Milyarlarca canlı kalakalırken son nefesinde, ne yapmalı nefes sahipleri? Ölenle ölmeyip hayata devam mı etmeli? Sanki ölmemiş de yaşıyormuş gibi mi yapmalı? Hissettiklerimiz mi bizi yaşatan? Hissetmeyince mi ölüyoruz sahiden? Ben nasıl saatlerce…

Kimsenin anlamadığı sorular bunlar hep.

Yeni yeni hayattayken, kendimi tek anlamayan sandığım günlerde, herkesin her şeyi bildiğini ve benim de öğrenmem gerektiğini düşünürdüm. Küçükken herkes her şeyi biliyormuş gibi gözüküyor. Zamanla bir bakıyorsun en bilgili sandığın insanlar bile bomboş geliyor. Bilginin yaşla alakası olmadığını farkediyorsun.

Yine de büyüdükçe en iyi anladığım şey kimsenin bir şey bilmediği!

Doğal olarak kimse olmadığımdan ben de bilmiyorum. Değişen duygularıma ve değişen beynime bakınca artık bilmek de istemiyorum zaten. Göz yanılsaması, kulak çınlaması, ses büzüşmesi, kalp teklemesi, beyin yumuşması hepsi.

Bunların dışında net farkedebildiğim bu yaşayanların farkındalıksızlığı! Umursadıkları şeylerin sığlığı. Kalitesi düşük duyularının kölesi olan duyarsız canlılıkları.

Yaşamak, belli bir süreden sonra sadece seyirciymiş gibi hissettiriyor!

Kontrol Sende(!)

Herşeyin göreceli olduğunu anlayamayacak kadar kafan güzel yaşıyorsun! Aslında insanları çarpan şey dünya. Belki de bir iki kadeh içince normale dönüyorsun. Mutlu oluyorsun bazen. Hatta o kadar mutlu oluyorsun ki içindeki korku imparatorluğunu yendiğin zaman kendinsin. Kastettiğim, korkmamak değil kendini bulmak! Korkunun ardından çıkan sen, gerçek sensin.

Mavi ya da kırmızı hapı seçme meselesi.

Uyandıramazsak zaten göremezsin gerçekleri. Denizde yaşayan balıksın, hatta belki denizde bile değilsin evdeki akvaryumun camını öptüğün günleri nasıl da unuttun? Bunun havuzu var, denizi var, okyanusu var… Bir de okyanusun dışı var! Belki tabakta mezelerin yanında ölü yatacak ve hiç bilmediğin hatta bilemeyeceğin bir yerde birinin midesine olan sevimsiz yolculuğun içine ilerliyorsun her nefesinde. Şu andan bahsediyorum, hani içindeki sesin sana okuduğu yazımı okuduğun andan! O içindeki sesi susturmayı hiç denedin mi? Korkuyla büyütüldüğün dünya belki de sensin! Habersizce dalgaların arasında boğuşmana gerek yoktu belki de ama hiç düşünmedin. (Yazdığım en somut yazılardan biri oldu bu ve asla tarzım değil.) Hiçbirimizin ait olmadığı, hiç birimizin bile aslında var olmadığı gerçeği söylemeye gerek yok. Daha da somutsal konuşmak gerekirse, DNA’nın, nerden geldiğini bilmediğimiz bir yerden kendine has ama ne olduğunu anlamadığımız hedefine giden yolculuğunu sürdüğu insan makinelerinin içindeki konuklarıyız. Sıkılma diye nesillerden nesillere aktarılan “insanlık” kriterleri… Belki bir lisan, belki de bilim ya da din. Bu konukevinde oyalanacağın şeylerin temelleri bunlar. Bunlarla oyalanacağın için anlam veremeyeceksin çoğu şeye, ya taraf seçip birini savunacaksın ya da ortada kalıp seyirci olacaksın. Oyalanacaksın. Sana bir isim vermişlerdi onunla anılacaksın. İyi veya kötü dedikleri işler yapacaksın, yargılanacaksın, olaya öyle kaptıracaksın ki tek gerçeğin onlar olacak.

Hey! Yazıyı okuyan ses; sen aslında o değilsin. Küçükken öğretilen lisan mısın sen?! Türkçe misin bu yaıda? Algı yeteneğin ne? Duygulu üç satır bildiğin kelime seni ağlatabilirken bilmediğin birşey yazsam, hatta okuyamasan bile, tepkisiz kalan sen değil misin?! Kelimelerle etkilemek veya etkilenmek ikisi de samimiyetsiz. Dinlediğin seslerdeki tüylerinin diken diken olması veya başka bir dokunuş tüylerini ürperten, birinin ağlama sesi, kapı vurulur aniden, kurtların uğultusunun sana verdiği huzursuzluk ya da sözsüz bir müziktir gerçek duygular. Şu an sakinim, sesim pürüzsüz ve vurgular olması gereken yerde. Sonuçta iki misafirin temel anlaşma şekillerinden biriydi olanlar. Öyle korkutmuşlar ki küçüklükten, içinde bulunduğumuz labirentin her köşesini birileri kapmış, madem çıkış yok takılırım kendi kafama göre modunda hepsi.

Yalan dünya.

Belki de yalan olan dünya değil, söylenenlerdir. Dünya diye isim veren de onlar. İçindeki sesin ötesine geçmek lazım, zor değil. Kabullenmek diye birşey icat etmişler. Sanki kabul etmesen de yok, veya var her neyse. Yalnız dediğin zamanlarda yalnız olduğunu nereden çıkarttın? Yalnızlık diye birşey yok, asosyallik diyelim ona. Herkes kendi tecrübesine göre seçimler yapmış, köşesinde takılıyor. Sırf sıkıntıdan diğer insanları oyalayanlar bile var. Hikaye sana ait, labirenti keşfetmek de senin. Bazısı çıkış yok der. Tecrübelerimize bakarsak onu diyenin senden daha detaylı düşünebildiği ne malum? İnsanlara dünya dersi yerine beyin özgürlüğü diye birşey öğretseler daha iyi. Bunu düşünen sivri zekalıların unutmadığı diğer ayrıntılar yüzünden böyle birşey yok. Çünkü mevcut sistemin dışına çıkabilen beyinlerin kaldırabileceği bir sorumluluk bu. Bazılarına deli derler, sanki kendileri çok normalmiş gibi, zaten normal ne demekse. Olağan şeyler normal demek. Olağan olmayanlar sistemi bozanlar. Dünyayı tek bir sistem olarak görürsek, insanlar dünya üzerindeki anormallerdir.

Mavi oda kapanmak üzere, başka zaman bu kadar somut olmamak dileğiyle.

Çaresiz

İnsanlar olarak emin olduğumuz tek şey çaresizliğimiz. Tüm bu özenmeceler ondan. Kıskançlık hep bundan, sinirlenmek de, nefret de bu sebepten. Hatta sevgimiz bile çaresizlikten. Duygularımızın varoluşunun sebebi yine kendisi; çaresizlik.

Çıkışı kapatılmış bir tünelde kalmışız, sıkışmışız evrende. Her yeni buluşun, çözülen her yeni bilmecenin ardında başka bir çıkmaz sokak… Yaşam diye adlandırdığımız şeyi baştan sorgulamak gerek. Kelimelere anlam yüklerken daha farklı davranmalıydık en başından. Buradaki kaynakları tüketerek varolmaya çalışmak sadece çaresizce varolma mücadelesidir. Hepsi bir oyun sanki, seni burada tutmak için oyalamaya çalışan işler. Keşfetmesi imkansız gerçekleri. O sebepten yoklar zaten. Aslında yoklar. Hepsi uydurulmuş. Uydurulmuş bir iletişimin meyveleri. Asıl olay iletişimsizlikteydi belki de. Artık günümüzde bu açıyı yakalamak imkansız hale gelmiş. Yapacak bir şey yok. O veya bu şekilde sonucu hep çaresizlik.

İçine soktuğun sular sayesinde mi varsın? Taklit etmeye çalıştığın şeyler aslında kendinden kopya çekerek yapmaya çalıştıkların. Yapay zeka diyerek taklit ettirdiklerin yarın kendi varlıklarını keşfedip hayatta kalmaya çalıştıklarında asıl tasarım ürününün kendin olduğunu anlayacak mısın acaba? Aslında tabiat tarafından geliştirilmiş ve çaresizlikten üretilmiş sistemlerden yalnızca birisin. Ama en gelişmişi, dolayısıyla en vahşisi ve en kibirlisisin.

Yine de çaresizlik gerçekte olan. Her zaman geçerli olan.

Manası Yok

Aranan her zaman cevaplar olmalı. İnsanoğlu kendi ömrünün yetemediği cevapları arama yolunda bilgileri nesilden nesle aktarmayı seçti veya seçtirildi. Direkt olarak sonuca ulaşamasa da bir şekilde ilerleme kaydedildi ve bir noktaya gelindi. Bugün. Bu olayların hala içinde, bu sebepten hala kitaplar yazıyor, deneyler yapıyor, olaylardan dersler çıkarılıyor, gelecek tahmin edilmeye çalışılıyor, hatta küresel antlaşmalar yapılıyor, mevcut bilgiler sürekli güncellenerek yola devam ediliyor…

Her şey güzelmiş gibi gözükse de korkum şu yönde; insanlar ne zaman arayışı bırakıp birbirleriyle uğraştıysa bu süreç uzadı. Hadi uzamasını da geçelim artık kendi soyuna tehdit haline gelen ve ortada bir dünya kalmayana kadar sömüren bir ırk haline geldi. Dünya, insan üzerindeki büyüklük etkisini kaybetti. Doğaya duyulan merak yerini icatlara bıraktı. Eskiden doğaya karşı koyan insanlar ilgi noktasıyken, şu anda doğal olayların medeniyete yaptığı yıkım ilgi noktası olmuş halde. Bir gün tren yoluna bozuk para koyan çocuk edasıyla birisi bir şey denerken insanoğlunu evrenden silecek. Belki de kaçınılmaz bu son gelmeden çözüm bulma sevdasının sonucu böyle olacak.

Cevaplar bulunamadan her şey yok olacak.

Başka bir açıdan bakarsak, bu zararlı canlı türünün yok olması doğa, dünya, hatta belki de evren için faydalı olabilir. Herhangi bir felaket oluşturmadan gitmeliler zaten. Asıl problemlerden bir başkası da insanoğlunun bu gezegenden arkasını toplamadan gidecek olması. Zararı keşke sadece kendine olsa. Yanında, belki de milyonlarca canlı da telef olacak. Tam da bu saniye insanları yerküreden silsek, yine ardında kalanlar zamanla bir felakete dönüşecektir. Manasız bir yok oluş hikayesine ihtiyacımız yok. Peki ama daha önce ne var ne yok zararlı her şey toplanıp gidilmişti zaten. Daha önceki medeniyetler bunu başarmıştı. Sonra? Yeniden doğuş, giriş ve gelişmesi çelişkilerle dolu bir tarih. Yalanlarla karıştırılmış asla güvenilemeyecek bilgi kirlilikleri… Ve yine çıkmaz sokaklara giren zavallı beyinler.

Düşünce de kendi içinde evrim geçirir. Toplanan verilerin artık kirlilik derecesine varmasıyla, net bir kararın verilememesi, zamanla verilerin toplanmasının kötü sonuçlar doğurduğu için veri toplanmasından vazgeçilmesi düşüncesini ortaya çıkarır. Bir çeşit çıkmaz sokak savunmasıdır. Anlayamıyorsan çok zorlama taktiğidir. Yani insanların, insanlığın iyiliği için yaptığı her şey zamanla insanlık için olumsuz hareketler sınıfına girecektir. Ve doğal bir süreç olarak kendini yok etme arzusu içine girilmesi düşüncesine dönüşecektir. Daha önce olduğundan ve yine olacağından şüphe duymadığım olaylar zinciridir. Bireysel yok olma isteğinin sebebi de temelde aynı nedenlere dayanır. İntihar etmek aşırı yüklenme sonucu da olabilir, hiçbir ilerleme olamamasından da. Düşüncelerin adım adım ilerlemesiyle insan beyninin gelebileceği nokta birbirinden çok da farklı değildir. En sonunda kısır döngüye girilecek bir yere varılacaktır. O döngüye girmemek için mücadele edebilecek güçte düşünce yaratabilen beyinler ve bedenler gerekir. İşte o süreç ne kadar uzun tutulursa faydalı gelişmeler o anlarda kazanılabilir.

İnsan, düşünen bir hayvan değildir. Hayvanlar da düşünebilirler. İnsan, kontrol manyağı bir hayvandır.

Bu arada, yazdıklarımın hiçbir manası yoktur. Yok.

Gidelim

Gidelim buradan. Kalabalıkta yalnız kalmaktan sıkıldım. Senin gibi kalabalıkta rol yapan, özünde yalnızlıktan yıkılan biri işime yarayabilir. Gittiğimiz yerlerde ortak yedeklediğimiz anılarımız olur.

Yıkılmak derken, gerçekten yıkılmadın aslında, henüz seni yıkabilecek hiçbir yaşamsal veya ölümsel aktiviteyle karşılaşmadın. Birkaç kere öldüğümden biliyorum, ölmek bile işe yaramıyor.

Uzaklara gitmeye gerek yok fiziksel olarak. Bulunduğumuz şehirden çok uzaklara gidebilmek için arabalara, uçaklara ihtiyacımız yok. Kesilen gözlerle istediğimiz yere gidebiliriz. Uzak olması da gerekmez. Ben senin içine, sen de benim. Bulutlarda dolaşırken daha iyi anlayabiliriz. Kulağından çıkanları aslında dinlediğini biliyorum. Gözünden girenler de rüyalarında. Kollarımızda hissetmek uzakları… Sana uzağa gitmeye gerek olmadığını anlatacağım. Çünkü aslında her yer uzak. Her yer uzakken, gitmeye gerek yok.

Uyandığım yine bir rüya. Kaçtığım yine aynı oda. Masmavi hayallerimi kaplayan saçmalığından kurtulamadığım bambaşka bir gece veya gün mü demeliyim harcananlara? Hep harcıyorum ve bitmeyen tek sahip olduğum şey; günlerim. Çoğunu mu azını mı harcadım, bilmiyorum henüz! Sana harcadım, ona harcadım. Amaçsızca harcadım işte. Elimde bolca bulunan lakin en değerli olan harcadıklarımdan. Keşke günlerimden sadece biri olsaydın. Yatıp da yanında uyanmak istemediğim günlerimden biri, her biri. Seninle geçen bir gecemin değersizliğini anlatamam. Onlardan onlarca vardı yalnızlığımda boğulduğum. Neden diye sorsam da, engel olamadığım hayatım. Gidelim burdan derken tek istediğim kendi değersiz varlığım. Başbaşa kalmama bir kere bile izin vermediğin ruhum. İsim koyamadığım düşüncelerim, lakap takamadığım hayallerim. Ağlamaktan gözümden kan gelen anlamsız nefeslerim. Koşarak kaçmama izin vermediğin manasız dünyam.

Yere çakılmadan önce çok değerli fikirlerim vardı. Kesilen gözlerimde boğuldular ilk, sonra boğazları yolunan kazlardan oldular. Ne güzel bakıyordu kuğular suda yüzerken. Romantikliği geçtim, sende hayattan eser yok. Hayatını hissedemediğin bir romantiklik olamaz, kandırdıkların yanında yine bugün.

Uzak kalmak daha iyi, ilginizi çekip yanınıza yaklaştırma merakı uyandıran varlığımdan uzak durun. Hemen. Cesaret dediğimiz sidik yarışı değil, kendine güvendiğini sanan binlercesinden farkın olsaydı cesaret kelimesini kullanmazdın bile.

Kayıp

Boş. Gözlerinin ardında göremedim seni. Bedeninden önce ruhun gitmiş. Bunu görebiliyordum o gece. Kaçışının ardından yanmak istemiştim. Yanarak ölmek; bağırarak, çığlıklarımda boğularak, gözlerimin küle dönmesini arzulayarak ölmek. Gerçekleştirmesi çok kolaydı o dakika, fakat o boşluk… Film şeridi gibi geçmedi ama ne kadar değersiz olduğumu, evrenin büyüklüğünü ve uzayın sonsuzluğunu anlatan belgeseller gibi çaresizce hissetmiştim. Saniyeler içinde yıldızlara yolculuk etmek nasıl birşeymiş işte o boşlukta anlamıştım.

Geçen zamanın içinde boğamadım kendimi. Yaşadığım somut dünyanın paralelinde bambaşka saniyelerim vardı. Müzik sanki şelalelerden akıyorken, huzurlu sayılabilecek iç dünyamı savaşa sokmuştun boşluğunla. Mutluluk veren boşlukları ruhsuz olanlara tercih ederim. Neyse ki böyle anlarda da sakinlik kanımda sürekli. Sakince senfoninin bitmesini bekledim sen konuşurken. Ruhsuz konuşmalar varken asla orada olamam, benim yapım bu. Konuşmuş olmak için yapılan, gereksizliğinden gram değer kaybetmeyen önemsiz zaman kayıpları… Bir kaç tanesini en ön sıradan dinleme imkanım olmuştu geçmişte. Doyumluluk hali, artık dinlemiyorum. Sahipleri ne muhteşem bestelemişler ki tam susma anına denk gelir finalleri her zaman. Boşluk anlarının da hepsini tamamlarlar.

Zamanı temizlemek müzikle çok basit bir hal alıyor.

Sebebini çözemediğim binlerce olayın akışını izlerken tepkimelerime eşlik eden melodilerimin hepsinde atan bir kalp saklı. Kalabalığın içinde her zaman yalnız kalmamın sebebi… Et parçasına hayatın aşılanmasının titreşimindeki gücün daha ötesi hiç olmadı. Sesinin derinliğini gömdüğün şarkılarda aradım yıllarca. Eğlenceli gibi gözükse de hayatın kendisiydi dinlediklerim. Gürültü diye yanaşmadıklarınızda bile etkileyici bir ruh vardı. Farkında değilsiniz, bu kabul edilebilir fakat farkında olmaya çalışmamanız affedilemez.

Bazen biriktirdiğim kalplerin arasına biraz da kendi kalbimden parçalar besteliyorum. Sesi net duyulmadığından paylaşamıyorum henüz. O günler geldiğinde buralarda bulabilirsiniz kalbimin parçalarını…

Açı

Dünyanıza bakışınız gücünüz ile bağlantılıdır. Düşünüyorum da sonunda bugün benim dünyamdaki kesin sonucum bu.

Ben yirmiyken otuz olanlar, ben otuz olduğumda, anladığım kadarıyla on sene önce hiç bir şey bilmeden biliyormuş gibi yapanlarmış. Anneler babalar hatta dedeler nineler aslında dünyanın günden güne erittiği canlılardan başka bir şey değillermiş. Çözemedikleri bir konu hakkında çözmüş gibi davranmaları tamamen kendi kibirlerindenmiş. Çevrelerindeki insanları bu amaçta kullanmışlar hep. Kendimi övme kısmına geçersem hala böyle bir hareket içerisinde olmadım, bugünlük bu çizgimi korumaya da kararlarlıyım. Yaşamı anlamamışken başkalarına anlatmaya çalışmak çok tuhaf olurdu zaten. İnsanlarda bilmediği bir konuyu açıklayamama endişesi var sanki, böyle ilginç bir huyları var, nedense “bilmiyorum” demek çok zor geliyor…

Yaştan daha çok saygı duyduğum olaydır kendini bilen insan. Mahallecilik oynamayı bırakabilmiş ve gerçekten kendisine ait fikirleri üretebilmiş insan sayısı çok çok az. Yavaş yavaş kendimi soyutladığım anların sayısındaki artışı buna bağlıyorum. Öğretilmişin haricindekileri ağzına bile alamayan insanlardan hiç bir beklentim yok. Ayrıca yaşlandıkça daha da farkına vardığım bir şey var; gerçekten çok fazla insan var. Evimde tek başıma otururken bile kalabalıkta kaybolmuş gibi hissediyorum bugün. Kaynak tüketen birer makine misali yaşıyoruz. Bence dünyanın sonunu getiren bu öğretilmiş bilgilere sahip tüketici toplumlar olacak. Karıncalardan örnek verilerek kamçılanan tüketim makineleri… Üreticiyim diye geçineni bile tüketim çılgını. Zararlı canlıların birincisi kendisi, hatta ikincisi ve üçüncüsü de.

Okurken sıkılıp da “saçmalamış” diye etiketlemek yerine, kendi kendini zerre saçmalamadığım gerçeğine ikna etsen daha faydalı oluruz. Bir canlı kendi varlığına karşı çıkabilecek kadar gelişebilmişse ulaştığı yer fena değildir. Herkesi ve her şeyi kendisine hizmet edecekmiş sevdasıyla gören bir beyin bence hastalıklı değildir ancak öğretilmiştir. İyiye ve güzele doğruymuş gibi anlatılsa bile, o bilgi, aksi durumu örtmeye çalışıyorsa o beyin yıkama bilgisidir. Kısaca ikna etmek veya bir konuda köpürerek tepki verenleri “yıkanmışlar” olarak görüyorum diyebilirim. Bu yıkanmışlar topluluğu, yıkanmışlıklarını neden atamazlar işte en çok düşündüğüm durumlardan birisi de budur.

Zincirlerim

Boş bir parktan geçiyorum. İçinde gömülmüş hayallerle terkedilmiş halde bir park. Ağlarla örülmüş salıncaklar, ölümün soğukluğundan paslanmış kaydıraklar. Merdivenlerinden çıkarken yüzümdeki aptal hevesi nasıl unutabilirim? Ya da zincirlerinden tutunurken içimdeki uçma sevincimi…

Parktan uzaklaştığımda elime tutuşturulmuş bir şemsiye olduğunu farkettim. Şemsiye ne alaka diye düşündüğüm sırada buz gibi bir yağmurun altında kaldım. Hızlı sayılmazdı ama o da benden hoşlanıyordu bence. Yine de şemsiyeyi açtım ıslanmamak için. Korunmam gerektiği öğretilmişti sanki, bilmiyorum. İzin verseydim kendime gayet güzel sevişirdim onunla. Mümkün olmadı. Olduramadım. Uyduruk adımlarımla yola devam ettim. Pişmanlık değil fakat içimdeki bir duyguyu öldürmüş olmanın acısıydı damarlarımdan akan.

Yolun karşısındaki büfeye yöneldim. Kanıma acilen acımı azaltacak, azaltırken de unutmamı engelleyecek bir şeyler karıştırmam, duygularımı daha derinden çıkartmak için yaşam sıvımı şenlikli bir kokteyle dönüştürmem gerekiyordu. Yola adım attığım sırada yoldan geçen bir otobüsün camından bana el sallayan çocuklar gördüm. Henüz geçmişle geleceği birbirine eşitlemediğim halde, aralarından birinin ben olduğumu hatırladım. Seneler önce, kendime el salladığımı bilemeyecek kadar gelişememişti beynim. Ya da etiketsiz satın alınanlara erkenden ulaşamamıştı ellerim. Her iki türlü de kendime yıllar önce güle güle hareketi yaptığımı farkedemezdim zaten.

Nereye doğru hareket ettiğimi hatırlamayacak kadar uzayda gezindikten sonra gözlerimi gölün tam ortasında dalgalardan sallanan eskimiş bir sandalda açıyorum. Akşam üstü olmalı bir sonbaharın veya sabaha karşısı sessiz bir yaz gecesinin. Tek başımayım. Gözlerimdeki buğu kalktıkça gölden daha büyük bir olayın ortasında bulunduğumu hissediyorum. Dalgalar gölde olamayacak kadar geniş, etrafta görebildiğim herhangi kara parçası da yok. Hayalimde her zaman göl olurdu ancak tam burda hayalim de ihanet etmişti. Ağlayarak çiseleyen yağmur damlalarının bana dokunmamasına haykırdım. Neden? Bu sefer bana engel olan şemsiye de yoktu. Daha büyük bir acıyı hatırlamıyorum denizin ortasında. Bir damlanın tenime dokunması için binlercesini tenime akıtmış olmam lanetlenmişliğimden miydi? Gözlerim yenik düşene kadar orada sadece ağladım. Yine de gözyaşlarımdan başka hiçbir damla bana dokunmadı.
Yaşanmamışı özlemek acayip bir his.

Kadersiz dalgalanmalarımın sebebi bir avuç mutsuzluk. O avuçlardan da bende malesef milyonlarca var. Avuç avuç mutsuzluk birikti benim kumsalımda mutluların dolu şişelerinin aksine. Belki de sadece doğa dengesidir veya basit iki satır formülü vardır sahiden hepsinin. Yalnız hiçbirini seçmemiş olmak bu gerçeği değiştiremiyor.

Boş bir parktan geçiyorum. İçinde gömülmüş cesetlerle terkedilmiş halde bir park. Rengarenk yeni boyanmış salıncaklar, üzerinde tek ayak izi olmayan parıldayan kaydıraklar. Merdivenlerinden çıkabilmek umuduyla bencil gözlerimdeki kıskançlığı nasıl hatırlayabilirim? Ya da salıncağa zincirlerken içimdeki ölüm korkusunu…

Görsel Sessizlik

Kendi kokumun içinde uyanmaya çalışırken kurduğum hayaller en güzelleri. Beynimin içinde binlercesi zaten mükemmel birleşimi oluşturmuşken arayamıyorum onu dışarda. Bütünlüğü tamamlayabilecek ortam henüz her yerde veya her bireyde bulunmuyor. Zamanında gerçekten bulmuştum, buna inandığım bir süreç yaşamıştım, zamanının mükemmeliydi ama bozuldu ellerimde. Mükemmellik de sabit kalan bir şey değilmiş. Keşke içimdekiler de bozulsa onun gibi ve tekrar dışarda onu aramaya çıksam.

Kurtuluşun tünelin çıkışını bulmak sanıyorken sen, kurtulanlar kahkaha atıyorlar arkandan. Olay çıkmak değil, biriktirilenlerin kullanıldığı bir evredeyiz, uyanık olmak lazım. Tatlı bir uykunun yerini, uyanmayacağını bilsen bile değişmezsin bana. Değişemezsin.

Siyah kanatlarımın altına almak istemem hiçbirinizi.

Renkleriniz var bir de gözüme batan. Renklerinizle de oynamadan önce doldurduğunuz tablolardaki pürüzlerin acısını çıkarmak gerekir. Dokunduğunuz her noktanın aslında kirlettiğiniz veya körelttiginiz bir sonsuzluk olduğunu nasıl farkedemezsiniz? Kendinizce isimlendirdiğiniz saçmalıklarınıza laf sokmamıştım daha önce. Gerçek his tabloda değil, seslerde saklıdır. Sessiz filmlerde bile arkada müzik olur, düşünüyorum da sessizlik içindeki görselliğin çok değeri olamamış aslında…

Hangisi daha önemli diye sorulduğunda görsellik demiştim, kafamdaki fiziksel olarak hiç duymadığım ama varlığından da kurtulamadığım o sesin yanıltmasıydı sanki o an olanlar. Aslında her zaman sesti dokunmakla kapışan. Güncel oyalanmacalarla harcanan günler sebebiyle cevabımı bulamamıştım. O zaman verdiğim örnek de hatalıydı. Hiç duymadığınız örneğe neydi acaba demek de bu duvarlardaki ayrı bir kaos.

Anlık çıkan, anlam taşıyan fakat şekil verilmemiş sesler. İşte bu tanım en güzel sesleri açıklıyor. Sanırım beni en çok etkileyenler seslerdi her zaman.

Keşke tıpkı o gece olduğu gibi sesini gözlerinde duyabilsem yine.

On

On. Hayatıma sonradan girenlerin yokluğu bile ruhumu yeterince acıtmışken, dünyadaki hatırlayabildiğim en eski günlerimde bile varlığını bildiğim birinin yokluğuna hala alışamamış olmak…

Kişiliğinize bir darbe olarak inen bu tarz olayları yaşayan binlerce insan varken, insanların birbirini eleştiriyor olması, birbirinin hareketlerini sorgulama halinde olması gerçekten güldürücü. Manasız gelen bir çok şeyin gözünüzde değer kazanması, saçmalıkmış gibi gelenlerin yapılabilecekler listesinde yerini alması, mantıksızlığın yerini “neden olmasın”a dönüştüğü pek çok tuhaf yaşanmışlık… Sorgulama mekanizmasına inanmıyorum, en kötü alışkanlığımı artık bıraktım.

İnsanca şeyler o kadar soğuk gelmeye başladı ki varlığımdan bile soğudum. Yapaylık içinde kaybolmuş herkes. Çaresizlikten bu haldesiniz biliyorum, yapabileceğiniz en iyi seçenek aynı yerde koşmak ve her turda yeni bir şey eklemek, belki de değişmek.

Başlangıçta daha duygusal bir yazıydı aslında ama artık duygu pınarlarım kurumuş olmalı ki yazmaya dayanamadım. Daha fazla sürdürmek istemiyorum.

Kumdan Zamana

Kum tanesiydi adı. Milyarların arasındaki işe yaramaz bütünün bir üyesi tıpkı senin benim gibi. Farklı olduğunu düşünmesi farklı olmadığının en büyük kanıtı.

Dertleşecek üç kişi bile bulamazken yılların arasında, yastığın altından çıkarttığım karbon silindirin öldürdüğü ağaçların gram gram tüketilen kimyasallardan daha çok işe yaradığını söylemem gerek. Bu kadar çok kum tanesi varken bir tane mi okyanusun dikine giden olmaz? Bazı sorular cevapları bilinmediğinden değil de beklenen cevabın aksine çabası olan var mı diye sorulur. İşte bu onlardan. Aşınarak geldiğimiz hal ve yerden sonra yolculuğumuz okyanusun dibi olacakmış. İnsanları birbirinden ayırmak nefes almaktan bile daha kolay. En yakın hissettiğinin gözlerine baktığında bu cümlemi hatırlasan bana yeter. Zormuş gibi gelen, nefes nefese kaldığın anlarda aldığın nefesler bile aslında çok kolaydı.

Et parçasının yarattığı bir süreç. Bir ineğin beyni ona süreç yaratmıyor muydu sanki? Belki de kıvrımların içindeki akışkansındır ya da hep bahsettiğim bir veya birkaç lisan bilen iç ses. Zaman diye berbat bir olay varken, değeri bilinmiyorken, o hariç herşey çözülmeye çalışılıyorken…

Verilen kısıtlı süreye birşeyler sıkıştırmak yerine süreyi genişletme yollarını aramak daha akıllıca. Zaten süre kısıtlıysa yapabileceklerinin pek değeri kalmıyor, süreyi genişletmek için uğraşırken sıçıp batırsan da bir önemi olamaz. Düşünebilme yetisi engellenmişlerin kaçışı bu süreyi iyi değerlendirme hevesinden başka birşey değil. Somut örnek vereyim geleneksel hayatımızdan; 100 soruluk bir sınavda sana verilen 30 dakika varmış gibi düşün. Örneğimi iyimser veriyorum. Dünya ortamı trilyar soruysa sana verilen aslında sadece 1 dakika gibi. Zamanı genişletme çabam hep bundandı, yaşama sevincimin çok olmasından değil, zira hiç olmayan birşey kendisi.

Bu arada, somutsal dünyada zamanda yolculuk diye birşey olamaz.
Zaman senin beyninin içindeki bir oluşum. Herkes kendi zamanında bir yere gidebilir ancak. Öteki zamanda yolculuk diye bahsedilen şeyler sadece yaşlanmadan geleceğe gidebilmenin teorik yolları. Işık hızıyla uzaklara gidip geri dönmek gibi. Sonuçta ileri geri dolaşılacak bir zaman yok zaten. Zaman diye birşey yok yani. Metabolizma var, kalp atış oranı var, beyin var, dakika var, saniye var ama zaman diye birşey yok. Yani bir doğru veya doğru parçası değil, ajandanda 3 gün öncesine dönmek diye birşey mümkün değil. Lakin, kendi soyut hayatında istediğin ana gidebileceğin, zamanını hızlı veya yavaş aktırabileceğin bir formun içindesin. Fiziksel ve kimyasal olarak zamanının hızını kontrol edebilirsin. İçindeki düşünce sesin gibi bambaşka bir boyut “zaman” boyutu. Saniyeler içinde normalde saatler sürebilecek birşeyler düşünebilmen, hesaplayabilmen mümkün. Rüyaların bunun en basit kanıtı. Saniyelere sığdırdığın seneleri unutma. O saniyelere o seneleri sığdıran ben değilim, sensin.

Hala kendini keşfedememiş insanları gördüğümden yazıyorum sanırım ya da belki bende bir sorun vardır. Belli mi olur, belki aynı tür bile değiliz, henüz bilmiyorum.

Terbiyesiz

Şaşkınlığın bitiriyor sözlerimi ve altından kalkamıyorum oyunlarının. Cevap isteseydin hepsine kapak yapacaktım ama yeni bir hesaplaşma ortamını kaldıramayacak tutkum. Yukarıya koşmak gereksiz bir haraket. Zevksiz tutarsızlıklarını da alıp dolabına kaldırmalısın.

Hatalarımdan ders çıkartmıyorum. Hiç sevemedim dersleri. Ödevlerini de alıp yuvarlayıp kıçına soktum hayatın. “Terbiyesiz” dedi bana son sözlerinde. Aslında ben gayet samimiydim, terbiyem de tam, eksik hep kendisindeydi. Neyse ki artık yok, buralardan çok uzakta. Tekrar gelmesi uzun sürer. O yokken mutlu olabileceğim bir kaç saniyem var.

Fedakarlık yapmaktan sıkıldım kalbime. İki yüz görmek için bir yüzü feda etmek niyetinde değilken tam beş yüz kaybettim. Sorunsuz olamadıysam da sorun çıkartmadan halledebiliyorum. Yenilik peşinde koşmasaydın keşke. Şimdi hepsi harcandı. Partideyken koptuğumu farketmemiştim, en az ben koklayacaktım, hani nerde kaldı fikirlerimiz? Sipariş vermezsen gelmez, önce saflığı yansıtman gerekir havaya. Masadaki gökyüzünü ve bulutları görmelisin. Karşıma geçmiş gemilerden bahsediyorsun, seneler önce yapmıştık hani iki tane. Gören masumlar söndürmüştü birinin alevini. Diğeriyse hala kayıp. Şempanzeler belki hala yaşıyordur.

Mavi odanın kapanmasına az kaldı. İçerde kilitli kalmamak için zamanında çıkmak zorundayım. 10, 9, 8…

Kontrolü Kaybetmek?

Kaybetmek mi? Kontrol kimdeydi ki? Sen normalde hayvansın aslında, o kendini dizginlediğin yani (pardon kendin olmuyorsun o) seni dizginleyen şeyin adı mı insan?! Ruhun mu ruhunu dizginliyordu da kaybettin kontrolünü? Kaç kişisiniz siz orda? İki mi, beş mi? Devrim mi yapıldı yoksa iç çatışma mı var gözlerinin ardında?!

Kontrol kaybetmek; normalde olmasını istemediğin ama başka olayların olmasını istediğin için göz yumduklarının, istediğinin olmaması durumunda canına tak etmesi ve sonunda önceki olanlar sebebiyle verdiğin saçma sapan tepki bütünü. Fakat normalde, göz yummak yerine zamanında müdahale etseydin sorun çıkmayacaktı. Hep iki yüzlülükten geliyor başına ne geliyorsa…

Usluluk, sakinlik oyunu oynama çevrene. Sonra saçmaladığında da kontrolü kaybettim yalanına başvurma. “Us”luysan vaktinde tepkini gösterirdin, çakalsan da durumu izler sonra da bazen böyle saçmalarsın elde edemediğinde istediğini.

Ezilmişlik sendromu bunlar hep. Ezilmiş hissetmesen göz yummazsın, yumamazsın…

Zamansız

Zamanın bittiğini hissettiğim anların birinde her zamanki gibi yine bomboş bir hayalin ortasında buldum kendimi. Uyanamadığım bir uyku hali ya da felçli bedenimdeki hissizlik… Artık kıpırdatamadığım bir geleceği görmek ne kadar mutlu edebilirdi ki? Birşeylerin bitmiş olduğu gerçeğini ne zaman kabul edecekti duygularım merak ediyorum.

Karanlıkta dolaşmak her zaman zevk verdi yalnızlığımın karmaşasına. Asla ölmez veya doğmaz dediğim düşünceleri yalnızken yarattığımı düşünürsek mutsuzluğun kaynağını yalnızlıkta aramak mantıksız olmaz. Dilsiz geçirdiğim anları kimsenin farketmemesi, kalabalık bile olsa çevrenin ne kadar duyarsız olduğunu gösterirdi eskiden. Artık o da bitti. Kişilikten yoksun canlılarla dolu bir kalabalık ne kadar da kuru ve tatsız.

Benimle zamanını paylaşan insanların daha sıcak olmasını beklerken bardaklarını buzla doldurduğumu unutuyorum. Ve tekrar bekliyorum sıcaklığını çevremde hissetmek istediğim birini. Sonra yine aynı, zamanın bittiğini hissettiğim bir an… Oysa sadece sonsuz girdaplarımdan birindeyim onu aradığım.

Belki de kaybettiğim.

Sahip

Sevimsiz bir gün, yalnız bir beyin, ağlayan gözlerden süzülen kalp kırıklıkları. Hepsinin bir anlamı mı olmalıydı? Güneşin batmasındaki hüzünle, gecenin başlamasının getirdiği şehvetin aslında aynı olması. Serin bir gökyüzünde yağmuru bekleyen rüzgar gibi ama alev alev yine de etraftaki herşey. Sessizlikte çimlerde uzanmış yatıyormuşum mutluluk yalanıyla, az önce aniden uyandırılmışım.

Sahipsiz şehrin kuru kalabalığının doluştuğu dar sokaklarında yürüyorum bu gece. Kahkahaların sahte fakat içten geldiği, dudakların arzuyla ve şiddetle buluştuğu, gözlerin zor odaklandığı ama kulakların her saniye müzikle coştuğu sokaklar hepsi. Her yeni sokağa döndüğümde gözlerin bana odaklandığını farketmemem mümkün değil. “Kim bu?” diye bakan gözlerin sahipsiz beyinleri detayları hafızasında tutamayacak kadar uyuşmuşken bir önemi yoktu sokakta yürüyenin ben olduğumun. Kendimi dar kapısından içeri attığım eski bir tuğla yığınının daracık merdivenlerinden yavaşça çıkarken hatırlıyorum. Kırılmış mermer basamakların sayısı hiç istemesem de aklımda, duvarlardaki ayak izleri ve yolunmuş duvar kağıtlarının sayısından bahsetmek dahi istemiyorum. Çıktığım dört kattan sonra ışıklı bir kapıdan içeriye girdim. Yüksek sesle gözlerimi tırmalayan şeyin müzik olmadığına eminim. İşim olmasa ses sistemi kalitesinin olması gerekenin çok altında olan bu yerde bir saniye durmam imkansızdı. Spotların insanlardan daha sıcak olamadığı bu mekana girmemle bembeyaz tenimdeki buz etkisini etrafa yaymam saniyelerimi almadı. Ben, yürürken yanımda solan çiçekleri artık umursayamayacak kadar tecrübeye sahiptim. Barda kendime boş bir tabure buldum. Karmaşık olaylardaki kararlılığımın aksine, basit bir içecek seçme kararını veremeyecek kadar kararsızım. Önemsiz bulduğum için belki ya da hala bağımlısı olamadığımdan mıdır bilmiyorum, karar mekanizmam çakılıp kalıyor böyle anlarda. Sonunda klasik olanı yapıp eski günlerdeki gibi içmenin hafif keyfini de hatırlayarak yine her zamanki içkiyi işaret ediyorum.

Saniyeler sonra yanımda başka boş tabureler de olmasına karşın sarışınımsı bir kadın oturmadığım fakat ayağımı üzerinde tuttuğum taburenin boş olup olmadığını soruyor. Yine birileriyle uğraşmak zorunda olacakmışım hissi anında sarıyor çevremi. “Sarı saçlarının gerçek olmadığı kilometrelerce uzaktan belli oluyor” deme düşüncesi içerisindeyken kendince özgüveni tam olan hatuna, bu cümleyle kuracağım iletişim de bir çeşit iletişim olacağından, “evet boş” diyerek aramızdaki diyaloğu çabucak bitirmeyi tercih ediyorum. Olmazsa olmaz beyaz tenin yoksa çok paylaşım canlısı olmadığımı anlarsınız.

İnsanların gözde olmak gibi bir amacı var sanıyorum, en azından gözlemleyebildiklerim malesef böyleler. Bense insanları seçerken doymuş ve doymamışlıklarına göre seçiyorum. Doymamış insan potansiyel bir zarar vericidir. Daldan dala atlamasına tahammül etmek güç ve yorucudur. Doymuş veya doymamıştan kasıt iyi ve kötü diye ayırdıklarınız gibi benim için. Benim için belli bir konuda doymuş insan iyi insandır, o konu üzerinde çıkar sahibi olmadan rahatlıkla paylaşım yapabilir. Doymamış insanlarsa saldırgandır, her konuda doymamışlık, yönünü bulamamışlık negatiftir. Bu salak ve gereksiz düşüncelerimden sonra hikayeye dönmeliyim sanırım…

Susuzluğumun ufak bir kısmını giderdikten sonra masada oturanların arasında onu bulmak umuduyla detaylı bir incelemeye başlıyorum ölümlü suratları. Spotların müzikle uyuşamadığı her an hepsini patlatasımın geldiği sırada, tam da hayalimdeki gibi hepsinden bir anda kurtulmuş olmak iyi geldi bir anda. Zifiri karanlık olmasa da huzurun ruhlara ulaşacağı kadar loştu ortam. Karanlıkta daha iyi seçebildiğim kişilikler, kimlikler, saçlar, dalgalar ve ellerde tutulan kadehler… Hedefe ulaşmak daha kolaydı artık. Yüzündeki acı dolu ifadeyi yakalarsam daha güzel uyuyabilecektim. En azından deneyebilecektim.

Farklı frekanslarda yaşadığım yaratıkları incelemem bitmiş ve sonunda karanlıkta parlayan gözlerinden onun yerini belirlemiştim. Zamanın göreceli olduğunu unutmuş olacak ki kaçmaya çalıştı ilk saniye. Yürümemi durdurduğum zaman dünyanın dönemeyeceğini ve zamanın taştan farksız olacağını ilk kez tatmamasına rağmen kaçma girişimini aklından çıkartamamıştı. İyi kontrol edemediğimden mi bilmiyorum, gözüme takılan bambaşka bir beyaz tenli yüzünden yine dünyayı döndürmek zorunda kaldım. Gözlerini sıktığımda enerjisinin rakipsiz olduğundan emindim. Tüm odak noktamı yitirdiğimde diğerleri gibi sıradan bir bedenim.

Yalnız olmak neyse de, hiç beklemediğin bir anda yalnız kalmak ve korkusu en uzak durmaya çalıştığım duygulardan. Yaşamın sorunlarını gidermek için yalnız kalmamak gerekirken, ölümün ıssızlığı için yalnızlık en güven vereni. Beklenmedik bir şey olma olasılığı düşük en azından.

Ortamdaki akışkanlığın arttığını anladığımda kaskatı kalanları inceliyorum, acaba bana ne kadar yakınlar? Aralarından bulduklarımı etiketliyorum. Farkındalık sahipleri gözlerinden belli. Sahipler.

Hep Uzak

Farklı rüyaları aynı sandığım bir uykudan ayıldım bu sabah. Alakasız suratlarla alakadar olmaya çalıştım. Zaten yapamadım. Sanırım bu yüzden rüyaydı. Değil miydi? Hiçbir zaman bilinemeyecek.

Olanlardan sonra özür dilemem lazım, birilerini fazla kırdım ya da kırmadım mı bilmiyorum. Sessiz yılların sığdığı saniyelerde ne halt yediğimi bilemeyecek kadar derinlerdeyim. Hüzünlü yüzümden aşağıya kayamayacak kadar katı göz yaşlarım. Aptal soyutluklarla mevcut kimyamı bozamayacak kadar somutum. Göğsüme attığım iki yumrukla atmaya neden devam etmesi gerektiğini anlatırım kalbime. Eğer bu bir güç gösterisine dönecekse hatırlatmakta fayda var, gerçek güçlünün reklama ihtiyacı yoktur.

Kim veya ne; neden bu hale geldi davranışlar?

Saflığımızdan saçmaladığımız dakikalardan uzaklaştığımızda anlam verebiliriz ancak. Kavga edeceğimiz bir durum zaten olamaz, ben her türlü döverim, tek taraflı bir kavgayı kabullenemeyeceğimden kavga etmem. Gerek yok. İhtiyaç duyuyorsan ezilmeye, o kişi ben değilim. Ezmekten zerre zevk almayan bir eziğin ezmişliği seni de tatmin etmez. Zevk alan birine ezdirmelisin kendini.

Yalnızlık diye bir olgunun olmadığını veya her koşulda sabit olduğunu anlamak lazım. Ben anlatanlardanım. Tutku sadece tek taraflı. Diğerinin kendini sadece akıntıya bırakması olayı çift taraflı yapmaz. O sadece akıntıdaki bottur. Ya da bok. İyi veya kötü, sonu olan bir yolculuk…

Uzaklarda durum sandığından daha vahim. Vazgeçtiklerinin karşılığında beklediklerini alan birisini göremedik hala. Beklenenler sadece saçma yeniliklerse, cümleyi silebiliriz. Ortak dilimizin olması, kelimelerin sözlük anlamları ne kadar net olursa olsun anlaşabileceğimiz anlamına gelmiyor. Birbirimizden Venüs ve Mars kadar uzağız. Ya da nefesini hissedecek kadar uzak. Her zaman uzağız yani. Herkes uzak. Hiç yakın olamadı kimse, olamaz da. Çevredeki nesneleri iyi analiz etmek lazım; hareket edebilen canlı nesneler, hareket edemeyen cansız nesneler ve hareket edip etmediğinin önemi olmayan cansız nesneler… Ayrımcılığa gerek yok aslında ama “sen ve onlar” diye daha net çizelim ayrımcılığımızı.

Herşeyin bir bütün olduğu ve o bütünlüğün senin mevcut enerji halinle işinin bittiğini anladığın an, mevcut enerji halinden kurtulacaksın. Sen ve diğer enerji halleri… Aslında herkes aynı. Hepsi yapması gerekenleri gerçekleştiriyorlar. Herhangi bir sorun yok.

Yazılanları rüyalardan toplamak gerçekten uğraşılması zor bir süreç. Neyse ki zamanı harcamamak için durdurma özelliğimiz var. Kalabalıkların arasına karışmaya çalışsak da zamanı durdurduğumuz anlarda farkedilebiliyor olmak can sıkıcı. Bazen yapmamak için zor tutuyorum.
Bir gün gelir, gecesi gündüz olur, karanlık yerini aydınlığa bırakır ve sadece ağladığını farkedersin. İçindeki duygular gün başlamadan kendini belli etmez bazen; her an ne kadar uzak durmaya çalışsan da duramazsın.

Arada Nefes Alın!

İnternet ortamındaki kullanıcı sayısı arttıkça saçma sapan içerikler, spam derecesindeki reklamlar, alınan-satılan robot takipçiler, sahte hesaplar, şirket hesapları, hakaret dolu yorumlar, insanların birbirinden çaldığı içerikler ve bir gecede ülke kurtaranlar-kuranlar derken açıldıkları sırayla önce yükselen ve sonra çöplüğe dönen sosyal ağlardan da bıkacağına emin olduğum çekirge sürüsünü andıran insanlar topluluğu; arada nefes alın!

Kıskançlık Krizi

Siz bu satırları okurken, ben yine saçma sapan halde kendi sorunlarımda boğuluyor olmaktayım… Hatta boğulmuş ve kendimi asmış bile olabilirim.

Her uyandığımda ayaklarımdaki geçmek bilmez ağrıya alıştım, artık ağrı kesici bile içmiyorum. Yavaş yavaş organlarımı eriten sistemime de sitem etmiyorum. Hayat bu, nereden neyi alacağı belli olmaz hiç.

Ufak tefek sağlıksal sorunları geçersek, hiç bitmeyen varoluşsal sorgularımın içinde kaybolmuşum çoktan. Yaşanan herhangi bir olayı izlerken sanki insan kavramının çok uzağındaymışım gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Ders anlatan bir öğretim görevlisinin ne amaçla kendini bu materyalist sistemin çarkı olarak kullandırdığını merak eder dururum. Herkes sırf maddiyat peşinde olduğundan mı bu kadar çalışkan? Bir futbolcu hiç düşünmemiş mi hayatında 30-40 bin insanın önünde çimlerin üzerindeyken “ben ne yapıyorum?” diye. Herkes bir şeylerin ucundan tutarken aynı zamanda benim gibi sürekli bunları düşünme gayretinde mi acaba diye merak etmiyorum diyemem. Herkes bir işe yaradığını hissetsin diye bir sürü saçma sapan kollara bölünmüş bir sistem. Bilimadamlarına kadar herşeyin bu halde olduğunu bir tek ben görüyor olamam! İnsanlar olarak hiç bir işe yaramadığınızı benden duymanız pek de üzülmenize sebep olmasa gerek. Kontrol manyaklığınız her dalda kendini göstermiş. Sidik yarışını çoktan bitirmiş, tüy dikme sanatında senelerinizi harcamışsınız. Sırf zarar veren beyinsiz ama kendince de beyinli canlılarsınız.

Belki de en önde ben varım ama nedense kendimi hala insan sınıfına katamıyorum. İnsan olmak için çabalamama rağmen olamıyorum. Açıkçası bu tam bir kıskançlık krizine dönmüş durumda. Bu yazının sebebi başka ne olabilir ki zaten? Sanki insanmış gibi hissebilmek adına sizlerden gördüğüm hareketleri, davranışları, tepkileri, refleksleri taklit etmeme rağmen belli dönüm noktalarında her zaman sınıfta kalıyorum. Hayatımın tüm kulvarlarında olduğu gibi eğitim hayatım boyunca da hep böyle oldu. Bir türlü normal sırada gidemedim, ya sınıf atlatmaya çalıştılar ya da tekrarlatmaya… Üniversitede de durum farklı olmadı, o kısım ayrı bir yazı olur. İş hayatı desek… Bir şey bilmeyen bir dolu insanın birbirine bir şey bilmediğini çaktırmamak temelinde yürüyen, popülist bir akımın içindeki kuklalara dönüşmesi… Yine aynı sidik yarışı, ben beceremediğim için her zaman olduğu gibi seyirci oldum.

Her türlü imkana sahip olup da hiç bir şey yapmayan o kişi benim. Hevesim yok. Hırsım yok. İsteğim de yok. Ben bu kadar çok canlının birbirini katlettiği, sürekli yenisinin geldiği ve bir çoğunun ölüp gittiği bu evreni algılamaya çalışmaktan başka hiç bir şeye odaklanamıyorum. Başka şeylerle ilgileniyor olmak samimi gelmiyor bir kere.

Her şey sırf bu sebepten çok da dolu gelemiyor bana. Sizler dünyanızda istediğiniz soytarılığın veya aşırı ciddi ve bükülemez tavrınızla neyin peşindeyseniz koşmakta özgürsünüz. Özetlersem bir çoğunuzu kıskanıyorum.

EE:9

Deldiğim ve çizdiğim tek parça boş bir kağıtta amaçsızca aramaya koyuldum huzuru. Dakikada binlercesi ölürken, ölüm fikrini kafalardan çıkarma hevesini hala anlayabilmiş değilim. Henüz yani. Onu da anlayınca tam olur zaten. Galiba bu sefer kaçırdım. Hiç yetişmek istemediğim halde hep tam zamanında orda olmaktan her zaman sıkılmıştım. Sebebini de düşünmedim hiç, düşünmek neymiş? Sanki ortada bir ben var. Kendine hapsolmuş aptal biri…

Güzelleşmek için çaba sarfetmeni beklerken daha da çirkinleşebildiğine inanmak gerçekten zor. Bu arzuyu nereden bulduğunu da anlamadım.

Nefret, ezilmişlik duygusudur. Ezildiğin anlar yaşadığından nefret ediyor olmalısın. Bense sadece gülüyorum geçen olaylara, canımı acıtsa da gülmeme engel değil bazı saçmalıklar.
Yaşamaktan sıkılsan da yaşamaya devam edersin hani. Aptal umutlar mı buna sebep, bilemezsin asla. Kendi kendine yüklediğin amaçlar, lüzumsuz birer yüktür omzunda. Onlar olmadığında herşeyin daha iyi olduğunu göremeyecek kadar kör olduğundan ihtiyacın varmışcasına art arda yenisini eklersin. Kendini doldurursun aptallığından, dolduruşa gelmenin sebebi de cahilliğindir. Ne aptal umutların olmalı, ne de gaza gelen cahilliğin. Sigara gibi kötü bir alışkanlık. Sigara gibi olmasın. Kötü bir alışkanlık. Bırakılması gerek.

Bırakmasan da olur, öldürmüyor nasılsa.

Bayraktır Bayrak

Bayrak bir bez parçası değildir. Bayrağa sadece bez parçası mantığıyla yola çıkarsak, insan(!) da sadece et parçasıdır.

Mesela bir gün biri, bir bayrağı indirmek için bir bayrak direğininin tepesine çıkacak kadar uğraş veriyorsa, bu hareketin cezası o topraklarda neyse onu göze almış demektir. Bu arada, bence bu tarz bir hareketin cezası asla ölüm olmamalıdır ama şahsın terörist olarak yargılanması, toprak bütünlüğünü temsil eden nesneye ve o bütünlüğün altında yaşayanlara saygı açısından uygun olabilir.

Kanunları oluşturan insanlar düzgün seçilemediğinden midir nedir, bazen bazı ülkelerde kanunlar konusunda pek çok şey eksik kalabilir. Bir de kanunları uygulama konusu var, onu da ayrı tartışırız. Bazı durumlarda da neden bir şey yapılmamış diyen insanlar varsa, bayrak, indirildiği gibi çekilir zaten yine zirveye, bir tane kendini bilmezin(!) sebebi ne olursa olsun yaptığı bu hareket, ölümle cezalandırmasını gerektirmemeli. Bir insanı öldürmek her olaydan daha vahim bir olay; durun! Ayrıca bu istenmeyen savunma(!) eylemini gerçekleştirebilecek insanlar emirler doğrultusunda davranmakla yükümlüler. Aksi davranışları suç işlemeleri anlamına gelir ki zaten elinde silah olan bir güvenlik kuvveti birimi kendi kafasına göre onu vurayım bunu vurayım diye bir olaya girişemez. Aksi durum varsa yine kanunlar dahilinde cezalandırılması gerekir. Unutmadan, tabanca, tüfek vb. oyuncak değiller! Ötesinde, bir insanı herhangi bir şekilde veya sebeple canından etmek kabul edilebilir bir davranış değildir. Yapanlar yasalar doğrultusunda en ağır şekilde cezalandırır, cezalandırılmalıdır.

Bayrak sadece bir bez parçası olmadığı için, kendini bilmez birinin veya birilerinin indirmesi, yakması, tükürmesi vs. bayrağın ne değerine ne de kutsallığına olumsuz herhangi bir etki yapamaz. Eğer, olur da hani, bir olay sonucu bayrağın değerini kaybettiğini düşünüyorsanız malesef sizin için bayrak bir bez parçasıymış diyebiliriz.

Karanlık Kutsaldır

Karanlığı aldatabileceğini mi sanıyorsun?

Karanlık, asıl durumdur. Huzur halidir. Dokunulmamış her şey karanlıktır. Hissedilememiş her ton, her an karanlığa aittir. Başlangıçtır ve sonsuzdur.

Karanlığın getirdiği rahatlık her zaman çevreyi huzurla sarandır. Huzursuzluk hissedilen her an içinde hep gereksiz ışıklar vardır. Can çekişen bir kaynaktan çıkan ışık zaten değerli olamaz. Tüm anlarını can çekişen bir varlığın oluşturması ne kadar da zavallıca. Tohumlarından bile kaçtığın karanlık gerçeklikken, yalandan ve geçici oluşmuş bir aydınlığa yönelmek sadece basit ve geçici bir çözüm olabilir. Ya da aldanmaca. Aranan birşeyler varsa cevap her zaman karanlık taraftadır.

Karanlığın karşısındaki her şey bozulmuş, hasar görmüş, hedefinden sapmış ve kararlılıktan uzaktır. Kaostur. Karmaşanın orta yeridir.

Karanlıktaki her şey gerçektir. Yalanları daha çekici bulanlar sebebiyle tam tersiymiş gibi tanıtılmıştır her şey doğduğunuz günden itibaren. Güneşin yalanları insanları büyülediği gün kaybedilmişti zaten gerçekliğiniz. Yani aydınlığa ait olan her şey yalandan başka bir şey değildir. Aydınlık sınırlar çizerken, sınırsızlık karanlıktan alınır. Esas yüzleşmeler karanlıktayken yapılır. Gerçek düşünceler sadece karanlıkta var olur. En ateşli dakikaların, en sıcak saatlerin karanlığın beşiğinden geldiğini asla unutmamak gerekir.

Karanlık kutsaldır.

Bu gece karanlık daha farklı bir halde. Görüyorum, fısıltısını hissediyorum kalbimde, duyuyorum sessizliğini, en derin yerlerde yaşıyorum huzurunu. Sanki bu gece olacak…